Gürkut Gürsoy

Archive for 2017|Yearly archive page

Hoşçakal Şampiyon

In Atlanta, dünya şampiyonu, Legend, Melbourne, Naim Süleymanoğlu, Olimpiyat Şampiyonu, Olympic Games, Pocket Hercules, Seoul, Uncategorized on Kasım 19, 2017 at 1:11 pm

Tüm branşlarda izlediğim en büyük sporcu. Gerçek efsane. Seni asla unutmayacağız. Senin gibisi bir daha gelmeyecek biliyoruz. Seni, yaşarken başımızın üstünde taşımamız gerekiyordu. Yapmadık. Affet bizi. Hoşçakal 

Naim Süleymanoğlu 19 Kasım 1994 tarihinde ilk kez Türkiye’de seyircinin karşısına çıktı. 5 Dünya rekoru kırarak İstanbul’da düzenlenen Dünya Halter Şampiyonasında 3 Altın madalya kazandı. Tam 23 yıl sonra 19 Kasım 2017 tarihinde Naim’i İstanbul’dan sonsuzluğa uğurluyoruz.

Naim Süleymanoğlu’nun spor kariyeri:

Olimpiyat oyunları

1988 Seul

1988 Seul Olimpiyatları’na Türkiye adına katılabilmesi için Türk hükümetince Bulgaristan’a 1 milyon dolar ödenerek gerekli izin alındı. Bu olimpiyatlarda Süleymanoğlu 60 kg koparmada sırasıyla 145 kg, 150.5 kg, 152.5 kg, silkmede 175 kg, 188,5 kg, 190 kg, toplamda da 320 kg, 339 kg, 342.5 kg kaldırarak 6 dünya 9 olimpiyat rekoru kırarak muhteşem bir zafer elde etti ve böylece Türkiye’ye olimpiyatlar tarihinde güreş dışında ilk altın madalya kazandıran sporcu oldu.

1992 Barselona

1992 Barselona Olimpiyatları’nda rakiplerine karşı ezici bir üstünlük sağladı ve altın madalyayı çok rahat kazandı. Aynı yıl Uluslararası Halter Basın Komisyonu tarafından “Dünyanın En İyi Sporcusu” seçildi.

1996 Atlanta

1996 Atlanta Olimpiyatları‘nda 64 kiloda 4 dünya rekoru kırarak 3. kez olimpiyatlarda madalya kazanarak tarihe geçti.

2000 Sidney

Çok ağır bir sakatlık ve hastalık dönemi sonrasında tam iyileşmediği halde sadece siyasi şov için adeta zorla götürüldüğü 2000 Sidney Olimpiyatları’nda ise 3 kaldırışta sıfır çekerek başarı gösteremedi.

Dünya Halter Şampiyonası

1993 Melbourne

1993 Dünya Şampiyonasında ise 3 altın madalya kazanırken 2 de dünya rekoru kırdı.

1994 İstanbul

İstanbul’da yapılan Dünya Halter Şampiyonası’nda ilk kez Türk Seyircisi önüne çıktı. Sakat olmasına rağmen 3 dünya rekoru kırarak üç altın madalya kazandı.

1995 Avrupa halter şampiyonasında yine sakat olmasına rağmen 1 altın, 2 gümüş kazanarak Türkiye’nin takım halinde birinci olmasında önemli katkı sağladı.

1995 Guangzhou

Çin’de yapılan dünya şampiyonasında sakatlığı devam ediyordu ve 3 altın madalya kazandı.

Avrupa Halter Şampiyonası

1988 Cardiff

1988’de Avrupa Halter Şampiyonası’na Türkiye adına katıldı ve üç altın madalya kazandı.

1994 Varşova

1994’te Bulgaristan’da yapılan Avrupa Halter Şampiyonası’nda sadece üç kaldırış yaparak üç dünya rekoru kırdı.

Naim Süleymanoğlu, Uluslararası Halter Federasyonu’nun Aralık 2000’de Atina’da toplanan kongresinde asbaşkanlığa seçildi.

Reklamlar

Devlet Başkanları ve Karikatürler

In Aleksandar Vucic, Corax, Cumhurbaşkanı Erdoğan, Cumhuriyet Gazetesi, Dnevni List Danas, Karikatür, Musa Kart, Radio Free Europe, Radio Slobodna Evropa, Recep Tayyip Erdoğan, Srebrenista, Sırbistan Devlet Başkanı, Uncategorized on Ekim 12, 2017 at 1:50 pm

Cumhurbaşkanımız Erdoğan’ın Sırbistan ziyareti esnasında Radio Slobodna Evropa’da (Rfe/Rl) yayınlanan bir Predrag Koraksić karikatürü üzerine bu yazıyı yazmaya karar verdim. Öncelikle bu ağırlıklı olarak bir bilgilendirme yazısıdır. Esasa ilişkin çokça bilgi azca yorum içerir!

İlk olarak bu karikatürün Türkiye’de görülüp görülmediğine bakalım. Hayır görmemişler. Ya da görmezden gelmişler!

Bu karikatürü politik çizimleri ile tanınan, 2004 yılında Fransızların Légion d’honneur  ödülü verdiği dünyaca ünlü karikatürist Koraksić (Corax) çizmiştir. Corax imzalı bu karikatür, Koraksić’in çizimlerine sıklıkla yer veren ve günlük olarak çıkan gazete Danas‘ta değil Radio Slobodna Evropa web sitesinde yayınlanmıştır. Aslında RSE çok takip edilen bir medya kuruluşu değil. Hatta Türkiye’de hiç bilinmiyor diyebiliriz. Balkanlarda ve Rusya’da takip edilen bir haber portalı demek daha isabetli. Asya ülkeleri ve Ortadoğu’da da az çok biliniyor ve takipçileri var. RSE geçtiğimiz günlerde Rusya’da devlet tarafından yöneltilen sert eleştirilerin hedefi oldu; Amerika’nın sözcülüğünü yaptığı, tarafsız olmadığı gerekçesiyle sert bir dille uyarıldı. İşte o Radio Slobodna Evropa dün (11.10) Cumhurbaşkanımız Erdoğan, Sırbistan Devlet Başkanı Vucic ile birlikte, Novi Pazar’da halka seslenirlerken bu karikatürü yayınladı:corax

Corax’ın çizimlerini takip eden bir arkadaşım “Erdoğan’ın taşıdığı Türk bayrağı olsa bile bence burada kan damlaları olarak çizilen kısım Türkiye’nin Güneydoğu sınırını anlatıyor” dedi. Koraksić’in, güneydoğusu ve sınırlarının ötesi kanayan bir Türkiye’yi sırtlayıp Balkanlara getiren Erdoğan’ı çizdiğini, esas olarak ise onu kucaklayan Vucic’i eleştirmek için böyle yorumlamış olabileceğini söyledi. En doğrusu bunu doğrudan Koraksic’e sormak. Neticede bizim ülkemizde çoğunluk tarafından hakaret olarak değerlendirilecek ve onlarca farklı şekilde küfredilerek tepki gösterilecek olsa bile çizerine sormak en doğrusu.

Predrag Koraksić karikatürlerinde sıklıkla Sırbistan Devlet Başkanı Aleksandar Vucic’i çiziyor. Çok sert şekilde Vucic’i ve politikalarını eleştiriyor. Sırbistan’da Vucic karşıtı cephenin en sevdiği isimlerin başında geliyor Corax.

 

Ülkemizde Cumhuriyet Gazetesi çizeri Musa Kart’ın, Cumhurbaşkanımız Erdoğan tarafından dava edildiği üstteki iki karikatürü hatırlayalım. Corax’ın Sırbistan’da çizdiği karikatürlerin benzerini Türkiye’de bir karikatürist, Cumhurbaşkanımız Erdoğan’ı resmederek çizse 1923-2017 arasında kurulmuş kurulmamış, faaliyette olan olmayan tüm örgütlere üyelik suçlamasıyla tutuklanmış ve hapsedilmiş olurdu büyük ihtimalle*.

Predrag Koraksic’in çizdiği karikatürlerin bazılarını aşağıda görebilirsiniz. [Mobil sürümlerde masa üstü sitesine geçerek karikatürlerin altındaki yorumları okuyabilirsiniz.)

Predrag Koraksic:

Nazilere karşı direnen Partizan hareketinin liderlerinden olan babası ikinci dünya savaşı sırasında Sırp milliyetçileri (çetnikler) tarafından öldürülen 83 yaşındaki Predrag Koraksic, yani Corax, 1950’den beri politik karikatürler çiziyor.  Corax, çalıştığı bağımsız gazete Borba’nın dönemin Sırbistan hükümeti tarafından kapatılması sonrasında halen çalıştığı Danas’ta çizmeye başladı.

Aleksandar Vuçiç:

Sırbistan Devlet Başkanı Vucic ise Yugoslavya iç savaşı esnasında Radikal Sırp Milliyetçilerle birlikte hareket eden bir gençti. Milosevic döneminde Sırp Milliyetçisi olan Vuçiç, Srebrenista katliamı zamanında meclis üyesiydi ve katliamın ardından “Bir Sırp öldürürseniz, 100 Müslümanı öldürürüz” sözünü söylemişti. Sonradan bundan pişmanlık duyduğunu, geçmişiyle hesaplaşmaktan çekinmediğini ve fikirlerinin değiştiğini ifade edip 2008’de nispeten ılımlı bir siyaset yürüten Sırp İlerleme Partisi’ni kurdu. Yükselişi çok hızlı oldu. 2015 yılında Başbakan olarak gittiği Srebrenista’da, katliamda öldürülen Bosnalıların anmasında, sert protestoların hedefi oldu ve taşlı saldırıya uğradı. Alandan ayrılmak zorunda kaldı. 47 yaşındaki Aleksandar Vuçiç, Rusya ile Avrupa arasında denge kurmaya çalışmasıyla tanınıyor. Muhalefet tarafından otoriter eğilimleri olmakla suçlanıyor. Vuçiç, son yıllarda özellikle Bosna ile uzlaşma çağrıları yapıyor fakat Bosna Hersek’de bulunan Sırp Cumhuriyeti Başkanı Dodik’in milliyetçi ve gerilim yaratan çıkışlarına çok müdahale etmiyor. Vucic, Başbakanlıktan sonra 2 Nisan 2017’de Devlet Başkanı seçildi. İlk turda %50’nin üzerinde oy alırken en yakın rakibi %15 oy aldı. Bu farka rağmen hile yapmakla, oy çalmakla ve sahte oylarla bu sonuca ulaşmakla itham edildi. Yaklaşık iki ay boyunca neredeyse her gün “Diktatör Vucic” denilerek parlamento ve ulusal sarayın önünde protesto edildi.

*Yazıda geçen bu yoruma kaynak Türkiye’de yayınlanan mizah dergilerinde çizilen karikatürlere yönelik soruşturmalar, süren davalar ve kesinleşmiş yargı kararlarıdır.

Not: Konunun esası karikatür olduğu için dün DW News’in paylaştığı Türkiye ve Rusya arasındaki Tarım Ürünleri Gerginliği temalı bu karikatürü görmeden geçmeyelim… Domatesle çok ince görmüşler. Putin-Erdoğan

 

Latin Amerika Yolları

In Arjantin, Arjantin gezisi, Barcelona, Belgrad, Brezilya Gezisi, Cali, fenerbahçe, Fenerbahçe, Güney Amerika Turu, Guatemala, Kolombiya, latin amerika, Leonel Messi, Medellin, Osman Balcıgil, Pablo Escobar, Turkish Airlines Euroleague Final Four, Uncategorized, Uruguay Gezisi, Şili, İspanyol Meyhanesi, İspanyolca, İspanyolca Kursu on Ekim 4, 2017 at 3:38 pm

Uzun zamandır planlayıp, hazırlanıp, ertelemek zorunda kaldığım Güney Amerika yolculuğunu bu sefer gerçekleştireceğim. Daha önce üç seferde toplamda dört ülkesine* gittiğim Güney Amerika’nın bu kez bir ülke (Fransız Guyanası) dışında tamamını gezmek için hazırım. Latin Amerika benim bu yolculuğumu bekliyor, biliyorum! Bu yazının Sarajevo’da bir İspanyol meyhanesinde (şarap evi) Messi formasının asılı olduğu duvarın önündeki Barcelona atkısı olan masada yazılıyor olması kararlılığımın ifadesidir. Şarap içip üstüne bira ile cila yapan tek gerzek coğrafyanın bir ferdi olarak, eğer peder ya da valide bir sağlık sorunu çıkarmazlarsa, adios amigos, espera por mi América Latina!**

Nasıl olacak bu seyahat? Üç parça halinde gerçekleşecek. Aslında iki parçalı olması uygundu ancak biz iki parçalıya ezelden rakibiz o yüzden üç. Zaten 18-20 Mayıs Belgrad Final Four haftası dolayısıyla 10-22 Mayıs arası mutlaka Belgrad’da olmam gerekiyor. Eğer Fenerbahçe 2018 Final Four’a kalamazsa ben yine Belgrad’da takılırım ancak F4 ile alakam olmaz…

Şimdi şöyle yapıyoruz;

15 Ocak 2018 – 16 Mart 2018 arası Guatemala’dayım. Bu süre bir Orta Amerika ülkesinde geçeceğinden dolayı esas olarak Latin Amerika gezisinin bir parçası değildir. Bağımsız bir hareket. İki ay kalıp İspanyolca eğitimi alacağız. Günde beş saat, haftada beş gün, bire bir ders ve bir aile yanında konaklama. Fiyat yazmıyorum ancak daha ucuzu ve güzeli yok! Tam altı gezginin Guatemala gezilerine ve İspanyolca dil kursu tecrübelerine dayanarak bu kararı aldım. Bunların ikisi Amerikalı, ikisi Belçikalı, biri Alman ve biri Türk…

İki aylık kurs bitince Latin Amerika gezimizde İngilizce bilen insanlar aramaktan kurtulup muhteşem İspanyolcamızla krallar gibi takılacağız.

Kurs bitince hemen dönmüyoruz. Hakikaten öğrendik mi acaba diyerek Guatemala’dan ayrılıyoruz. Biz şüpheci bir ülkeyiz. Cumhurbaşkanının bile sürekli kandırıldığı bir coğrafyadan gelmişiz. Guatemala’da öğrendiğimiz gerçekten İspanyolca mı? Sokakta konuştuğumuz Guatemalılar gerçekten İspanyolca mı konuşuyor? Yoksa kurs, öğretilenler ve oradaki insanlar bir senaryonun parçası mı? Bunları bilemeyiz! Reisinin beş yaverinden dördünün darbeci hain çıktığı bir ülkenin vatandaşıysan tedbirli davranacaksın. Kurs bittiği anda ülkeden ayrılıp İspanyolca konuşulan güzide ülke, cennet mekan Pablo Escobar abimizin (RIP)+(ruhuna fatiha) doğduğu ve öldüğü topraklar olan Kolombiyamıza geçiyoruz.

20171004_152358

Bunu Guatemala’dan Honduras, Nikaragua, Kosta Rika, Panama yolunu izleyerek karadan değil uçak denen geliştirilmiş araç ile Guatemala’dan doğrudan Kolombiya’ya giderek yapıyoruz. 17 Mart 2018 tarihinden 8 Mayıs 2018 tarihine kadar memleketimizin güzel şehirleri Bogota, Medellin, Cartegena ve Cali’de takılıyoruz. Medellin’i karış karış sevgiyle ve özenle gezerken, Cali’de her yere tükürüp, parklara bahçelere işeyip, sokaktaki insanların yüzüne gülüp içimizden küfrederek (hatta Türkçe sesli küfürler) dolaşıyoruz. Cali ayrımsız düşmanımız. Bu bilinçle hareket edeceğiz. Kafamızı kolumuzu kırdırmadan, başımıza fazla dert açmadan Kolombiyamızı taze İspanyolcamızı test ederek ve mümkün olursa geliştirerek geziyoruz ve Belgrad’a geçiyoruz. Zira istesek bile fazlasını gezemiyoruz çünkü para bitti.

Gezi bloglarında, gezginler gittikleri yerleri anlatıyorlar. Biz gezi bloğu değiliz. Planı programı ortaya koyuyoruz. Farkımız bu! Bu planı engellemezlerse, peder ve valideye , gördüğüm mimarisi düzgün ve gezmeye değer her kilisede bedeli mukabilinde mum yakarak (mumları çalmayacağıma söz veriyorum) teşekkür edeceğim.

Kolombiya, üç parçalının ilk parçası olacak. Bu yazının ilk parçası bu kadar. İkinci parçası Kolombiya’dan Belgrad’a sağ salim ulaştığımızda yazılacak. O halde bizim için saldır Kanarya, Belgrad’da da Euroleague kupasını kaldır Kanarya.

“latin amerika’nın atar damarları” kitabıyla 20 yılı aşkın süredir bu geziyi hayatımda bir hedef haline getirmiş Osman Balcıgil’e teşekkürler…
*Brezilya, Arjantin, Uruguay, Şili
**İspanyolca yazdığım bu ifade muhtemelen doğru değil.

20171004_152202

 

Mahalle Maçı -3-

In fenerbahçe, Fenerbahçe, Fenerbahçe Halktır, Fenerbahçe Stadı, fenerbahçe taraftarı, Fenerbahçe Tarihi, Fenerbahçelilik, Her sabah özgürlüğe doğar Fenerbahçe, Uncategorized on Mayıs 24, 2017 at 12:18 am

Çok uzatmayalım. Okumayı sevmeyen bir çağın boşa oksijen tüketenleriyiz neticede… Eski Türk filmi çekimi hikayesi gibi olacak yazının sonu! Zira okumayı sevmeyen çağın yazmayı çok sevmeyen vatandaşıyım. Yeşilçam’da bazı filmlerde çekimlere 6-7 makarayla tam gaz girilirmiş. Maddi destek bulunur, bakanlık desteği gelir diye düşünülüp senaryo kamera önünde satır satır akarmış. Dördüncü beşinci makaraya gelinince ve bakanlıktan ya da yapımcıdan maddi destek yerine hava gazı verilince senaryonun kalanı kırpılıp kalan makaraya sığacak hızlı sonuçla film tamamlanırmış. Bizim yazı dizisinin durumu aynen budur

Bizim mahallenin maçı 1990ların başında bitmişti. Bir daha hiç oynayamazsınız diye kabul ettirmişti mevcut düzen bize. Stadlar büyüyor, salonlar yapılıyor, fiyatlar artıyor, markalı ürünler yapılıyor, mağazalarda son derece pahalı fiyatlarla satılıyordu. Yarı yarı tribünler devri kapanmıştı. Deplasman yasakları bile başlamıştı. Gece maçları, ulaşım sorunu derken kombine sitemi, çok pahalı maç biletleri, kalitesizleşmiş spor basını sayesinde bizim futbolumuzu bizden almışlardı. Sadece futbolumuz gitse biraz kabul ederdik ancak çocukluğumuzun Fenerbahçesini çalmışlardı bizden. Bir daha asla geri gelmeyecekmiş gibi uzaklaşmıştı artık sevdamız… İşte tam bu anda hatta işte tam o anda 21 Mayıs 2017 gecesi bizim mahallede sokakta maç oynandı. Alt mahallede, üst mahallede sokakta çocuklar maçlar yaptılar. Kahkahalar attılar, gülücükler saçtılar, yerlere uzandılar, yağmurda ıslandılar, babalarının ağabeylerinin omuzlarında kucaklarında uyuya kalanlar bile vardı aralarında. Sadece bizim kentin değil tüm kentlerin sokaklarına çıkmıştı çocuklar. Işıl ışıl ve hınca hınç kalabalıktı meydanlar. Mahalle maçının ‘Gezi’siydi belki yaşanan ya da mahallenin çocukları devrim yapıyorlardı… Fotoğraflar paylaşılıyordu sosyal medyada. Çocuklar, tertemiz halleriyle, çıkarsızca, su gibi duru çocuklar gülen gözleriyle gece sokaktaydılar ve 1907 yılında FenerBahçesinde doğmuş çubuklu formayı izliyorlardı. Mahallenin çocukları, mahallenin en güzel maçını izliyorlardı. Benim, senin çocukluğun o gece sokaktaydı. Bilinen tek şey Fenerin maçı olduğuydu. Bayrağın üstüne uzanan, gözlerinden mutluluk akan çocukları için mahallenin en unutulmaz maçı oynanıyordu. Artık o çocuklarında bir Fenerbahçelilik hikayesi vardı ve o hikaye benim çocukluğumun ilk mahalle maçının aynısıydı. Lisanslı, barkodlu, telifli hiçbir ürün bu çocukların Fenerbahçelik hikayesinden değerli değildi! Maça girmek için gereken biletin fahiş bedeli o çocukların Fenerbahçelilik hikayesinin yanında beş para etmezdi. O çocuklar o akşam 1990larda bize yasaklanan mahalle maçını oynadılar ve kazandılar. Bizden çaldığınız çocukluğumuzun Fenerbahçesini onlar orada yeniden ayağa kaldırdılar. Fener Bahçesinden denizi aydınlatan tarihi Fener yeniden ışık saçıyordu o çocukların gözlerinden.

Arsamızda yükselen yeni stadyum ve onunla birlikte değerlerimizi ezip geçen endüstriyel yıkım ve yozlaşma inkar edilemez. Halktan gittikçe uzaklaştırılan Fenerbahçemiz bizleri tekrar sokağımıza inmeye ve tarihimize, değerlerimize sahip çıkmaya zorunlu bırakmıştı defalarca. İşte 21 Mayıs akşamı o çocuklar sokağa indiler, bize baktılar ve ‘Neredesiniz ey mahallenin ağabeyleri’ dediler. ‘Sizin elinizden tutup maça götüren büyüklerinizi unuttunuz mu?’ diye sordular.

‘Haydi gelin ve tutun elimizden götürün bizi Fenerin Bahçesine’ diyen o çocuklara el uzatmanın tam zamanı. Fenerbahçe Halktır sözünü yeniden geçerli hale getirmek için ‘Halkın Takımı Halkın Yanında‘ diyen Fenerbahçe tribününün, şimdi toprak sahada o güzel çocuklarla birlikte meşin yuvarlığın peşinde koşma zamanıdır…

Mahalle Maçı -2-

In fenerbahçe, Fenerbahçe, Fenerbahçe Halktır, Fenerbahçe Stadı, fenerbahçe taraftarı, Fenerbahçe Tarihi, Fenerbahçelilik, Genç Fenerbahçeliler, Her sabah özgürlüğe doğar Fenerbahçe, Ultras Fener, Uncategorized on Mayıs 23, 2017 at 10:52 pm

Kısaca mahallenin coğrafi özelliklerini anlattık. Futbol oynayacağınız, dut yiyeceğiniz, bahçelerinden meyve araklayabileceğiniz ve ağaca çıkıp ebeveynleriniz görmeden sigara, bira içeceğiniz mekanları öğrendiniz. Şimdi o arsalarda bir üniversite binası, bir hastane, 6 apartman ve oturup ağlayacağınız bir yeşillik var. O sokaklardaki çocuklar 3 kıtada yaşıyorlar. Her meslek grubunda o çocuklardan birisine denk gelebilirsiniz. 1984 yılında Gayrettepe’nin merkezi sayılacak şimdi hastane olan arazinin karşısına Beşiktaş Belediyesi bir park yaptı. Emniyet müdürlüğünden şimdiki hastaneye çıkan yolun sol tarafında güzel bir basketbol sahası olan park. O park bizim deplasmanımızdı. Futbol oynardık çoğunlukla. Spor Sergi, İnönü, Ali Sami Yen nesliydik biz. Fenerbahçe stadı henüz açılmıştı. Maçtan maça koşardık. Fenerbahçeliydik ancak Sami Yen’de kimin maçı olursa olsun giderdik. Ya açık tribün gişelerine tırmanıp tuvalet camlarının oradaki demirlerin altından süzülürek girerdik içeri ya da 60-70 dakika bekler kapılar açılınca son bölümünü izlerdik maçın. Fenerbahçe maçlarına mutlaka zamanında girerdik. Maçlar öğlen oynandığı için derbi maçlarda sabahın köründe, diğer maçlarda ise sabah 8-9 gibi stadyumda olurduk. Sami Yen’in yanında bulunan kömürlük denen sahaya futbol oynamaya gittiğimiz olurdu bazen. Sami Yen’den Tekel tarafına yürüyüp şimdi banka ya da telekom binası olan arazi boştu. Kapatıldığı 1984 yılına kadar Milo Baylan çikolata fabrikası vardı orada ve o arazi beton sahaların en kralıydı. Çikolata kokuları altında futbol oynanırdı orada. Kemal Sunal filmleri o mahallede çekilirdi bazen. Kısaca mahalle değil Ajax tesislerinin beton, asfalt, toprak versiyonuydu. Ara sıra Fulya tarafına inerdik. Dereyolu denirdi Fulya’ya giden yola. Yol falan değildi. Sanırsın köy yolu. OTİM açılınca araba geçer hale getirilmişti. Oradan Beşiktaş tesislerine giderdik. Bizden daha iyi durumda değildi Beşiktaşlı futbolcular. Toprak sahada antrenman yapıyorlar, çamura toza bulanıyorlar, soğuk duşlarda yıkanıyorlardı. Amatör maçlar olurdu Fulya stadında. Bazen 19 Mayıs provaları da orada yapılırdı. Hatta Galatasaray’ı 3-0’dan 4-3 yendiğimiz o sene 19 Mayıs provaları Fulya Stadı’ndaydı. Esentepe’de şimdi otellerin arasında otopark olan yerde basket sahası vardı. Orası da çok önemliydi. Minyatür kale maçlar ve saçma basketbol aktivitelerimize evsahipliği yaptı uzun zaman. Biz deplase çocuklardık. Çırağan Sarayı bahçesinde o meşhur sahayı görmüş, top oynamış, oradaki havuzun ve boğazın keyfini doyasıya yaşamıştık. Bizim mahalle tüm sokaklarıyla futbola adamıştı kendini. Sonuçta futbol hayatları kısa süren iki futbolcu, bir efsane kötü hakem ve bir spiker çıkardık o kadar. Kalanı hep tribüncü oldu. Sokakta büyüdük desek yalan olmaz. Futbolla büyüdük desek en doğrusu olur. Ayrıca Harbiye’de bulunan Spor Sergi sayesinde basketbola aşık olmuştuk. Yaz başında bugün Kanyon AVM olan yerde Eczacıbaşı’nın eski salonuna ve Gümüşsuyu’na İTÜ Salonuna turnuva izlemeye giderdik. Sezon başlayınca Spor Sergi merkez karargah olurdu. Hafta içi gündüz futbol kupa maçları ve avrupa kupaları için Ali Sami Yen’e ve İnönü’ye yerleşirdik. Fenerbahçe stadı ile Anadolu yakasını keşfettik. Eski Burhan Felek Salonu’na basket ve voleybol maçına götürmüştü büyüklerimiz ancak kendimiz bulamazdık yerini o seneler. Zaten Fenerbahçe voleybolda yoktu. Fenerbahçe yoksa önemi yoktu filenin üstünden top atılan o oyunun. Dereağzı tesislerinin yeri başkaydı. Anadolu yakasında bildiğimiz en iyi kara parçasıydı orası. Mecidiyeköy Tekelin önünde bulunan duraktan sahilden giden Bostancı otobüsüne biner ve Dereağzı’na ulaşırdık. Fenerbahçe antrenmanı izlemek faaliyetlerin en güzeliydi. Lunaparkta masa tenisi oynar, antrenmanı izler, hafta başı sopa hafta sonu baklava etkinliklerini severek takip ederdik.

Neden yazıyorum bunları? Biz futbola ve Fenerbahçe’ye aşık olduğumuzda nasıl bir dünyada yaşıyorduk bilin istedim. Uykudan öncenin renkli yayınlandığı tek kanallı televizyonu, zili çalınca iki sokak öteden duyulan çevirmeli telefonu olan kötü havalarda merdiven boşluklarında gizli hedef, king, ohel, 3-5-8 oynanan apartmanlarda büyüdük. Bakkalın önünde toplanılıp sabahlara kadar oturulan duvarlarıyla,  gece sadece sesi duyulan ancak kendisi çoğunlukla gözükmeden geçen bozacısıyla, asayiş berkemal diye mi yoksa gece korkudan mı üflediği belli olmayan düdüğüyle süper bekçisi olan sokaklarda büyüdük. Fırına ekmek almaya diye çıkıp Eskişehir deplasmanına giden, karşı apartmanda arkadaşta kalacağım diyerek Ankara treni ile maça giden çocuklardık. Fenerbahçe’nin 1907 tarihinde kurulduğunu bilen ve ötesiyle çok ilgilenmeyen, karşılıksız ölesiye seven çocuklardık. Çocuktuk. Çok şanslıydık. Türkiye futbolunun ve basketbolunun kalbinde yaşıyorduk. Yürüme mesafesi denilebilecek yakınlıkta iki stadyum, 3-4 durak ötede basketbol salonu ile biz 1980-1990 arası Türk Spor Tarihinin en yakın şahitleriydik. Çok mutluyduk çok… Evden aldığımız harçlıka maça gidebilirdik. Maç bileti ucuzdu. Askere bedavaydı. Sadece 3-5 yaşındakiler değil neredeyse boyu uzamamış tüm çocuklar babalarının, abilerinin kolunda, omuzunda girerdi stada salona. Şimdi bir maça gitmek ateş pahası. Formasıydı, montuydu inanılmaz yük. Bizim zamanımızda anneler nineler örerdi atkıyı bereyi. Bayrağımızı terzilikten anlayan akrabaya yaptırırdık. Futbol hakikaten mutluluğumuzdu. TV yayını olmadığı için sokakta radyo başında 7den70e tüm mahallenin takip ettiği Bordeaux maçının verdiği mutluluğu verecek modern stad, salon, 4K yayın yoktu. Ve asla olmayacak!

Sonra büyüdük. Futbol hatta tüm spor endüstriyelleşti. Çocukluğumuzun futbolunu, basketbolunu, kulübünü çaldılar bizden. Arsamıza binalar diktiler, Parklarımızı küçültüp iki salıncak üç banka mahkum ettiler. Radyomuz gitti, televizyonlar ücretli oldu, gazeteler kalitesizleşti. Çaldılar bizi biz yapan ne varsa. Yani biz büyüdük ve kirlendi dünya…

Devamı için…

Mahalle maçı -1-

In fenerbahçe, Fenerbahçe, Fenerbahçe Halktır, Fenerbahçe Stadı, fenerbahçe taraftarı, Fenerbahçe Tarihi, Fenerbahçelilik, Genç Fenerbahçeliler, Her sabah özgürlüğe doğar Fenerbahçe, Uncategorized on Mayıs 23, 2017 at 2:40 pm

Darbeye rağmen çocukluğumuzun en güzel günleriydi aslında 80ler! Çocuktuk ve siyasetten çok uzaktık. Babalarımız, amcalarımız, dayılarımız, abilerimiz, ablalarımız için çok zor günlerdi ancak biz çocuktuk ve zor yanı fazla anlaşılmıyordu hayatın…

Darbe ve sonrasında yaşananlar bizim özel meselemiz o yüzden bu yazının girişinde yer bulsa bile gelişme sonuçta yeri olmayacak. Biz çocuktuk ve top peşinde koşuyor, ağaçtan düşüyor, yoğurtun içine taş koyup mahalle maçında aşağıdaki mahallenin seyircisine fırlatıyorduk. Fırlatıyorduk derken bizim takımı destekleyen mahallenin tribünü fırlatıyordu. Ben sahadaydım. Fırtına gibiydim. Toplu topsuz sahanın en dikkat çeken oyuncusuydum (abartmıyorum lan gerçek bu). Kale farkı gözetmeden gollerimi atar ve gür sesimle sürekli konuşup her durumda takımın kalanını azarlardım. Gayrettepe’de oturuyorduk. Apartmanlarımızın önünde oldukça büyük bir arsa vardı. 30-40 kadar at kestanesi veren ağaç, dut ağaçları, 2 ceviz ağacı, 7-8 büyük çam ve büyük bir ıhlamur ağacı vardı arsada. Ağaçların 90%si aynı bölüme toplandığından arsanın kalanı toprak saha haline gelmişti. Hafif yokuştu sahamız ancak nefisti. Pal Sokağı çocukları görse bizim arsayı inanın o kitabın ikinci cildi yazılırdı orada. İlginç bir mahalleydi. Aynı bankada çalışan 25-30 ailenin çocukları ve onlara dahil olmuş 8-10 ailenin çocukları ile mükemmel bir çocukluk romanıydık. 60-70 arası doğumlu abilerimiz, ablalarımız vardı. 70-76 arası nesilden oldukça sağlam bir kadro ile biz ve takip eden doğum tarihlerinden kardeşlerimiz. Dizi yapsan 5 sezona sığmaz, filmini çeksen süre yetmez öyle bir mahalle. Hemen aşağımızda ise ebedi rakibimiz ezeli dostumuz laz mahallesi yer alıyordu. Ali Sami Yen stadına doğru ise genelde bahçelerindeki meyve ağaçlarından faydalandığımız İETT evlerinin sayıca az ancak adamlıkta kral çocukları yaşardı. Bugün Gayrettepe Florence Nightingale hastahanesinin olduğu arsa o zaman hakikaten dutluktu. Kırmızı dutun en güzeli orada bulunurdu. Şimdi hastane olan o arsayla bizim apartmanların arasında kalan bir toprak saha daha vardı. Beşiktaş’ın efsane kadrosundan Ulvi ve Kadir ağabeyler, Haluk, Fikret burada bizlerle futbol oynardı. Bizler dediysek çokça ağabeylerimiz 65-70 lilerle ara sıra bizlerle. Olsun hepsi biz sayılırız sonuçta. 83 yılıydı galiba bizim arsanın tam ortasından yol geçirmeye karar verdi belediye. Önce çok kızdık fakat iş bitince gördük ki aslında yol değil resmen bize asfalt saha yapmışlar. Korkudan kimse araba park edemiyor, demirden yapılmış küçük kaleleri yolun iki tarafına dizdiğimizden arabalar geçmiyor ve biz 7-24 futbol maçı yapıyorduk. Kazara bir araba parketse maçın ilk şutları kaportaya ve aynalara atılıyor aracın sahibi donla koşup kaldırıyordu takasını. Turnuvalarımız efsaneydi. 5-6 mahalleden takım katılırdı. Bizim mahalle 2 takım çıkarırdı. Final maçını apartmanların balkonlarında çay eşliğinde izleyen ailelerimiz ve sahamızın etrafındaki arsadan takip eden onlarca mahalleli ile biz Gayrettepe’nin futbol merkeziydik. Defne apartmanının karşısında Çiçek apartmanı tarafındaki ıhlamur ağacının yüksek dallarına abilerimiz tarafından tahta ev yapılmıştı. Kulüp lokali sayılabilirdi orası. Antrenman sahamız bile vardı; bizim apartmanın önündeki Y şeklinde dizayn edilmiş yollu garip otopark. Dokuz taş, kuka, japon kale ve hafiften maçlar için çok amaçlı tesis gibiydi orası. Hemen dibindeki toprak bölüm ise kış aylarında kar altında kaldığında nefis bir kar futbolu sahasına dönüşen organik harikaydı. Mahalleli futbol oynardı. Kızları bile futbol oynardı o mahallenin. Basket oynamaya saran iki abimiz ve mahalle takımımızın kalecisini saymazsak biz futbol mahallesi idik. Unutmadan yazalım; bu mahalle Fenerbahçe’nin kalesiydi. Babasıyla Beşiktaş’a pazara gidip dönerken Beşiktaşlı olan bir arkadaşımız ve her ne sebeple Trabzon’a döndüğünü şimdi hatırlamadığım bir arkadaşımız dışında mahalle çok büyük çoğunlukla Fenerbahçe taraftarıydı. 3-5 Galatasaraylı ve hatırladığım 3 Beşiktaşlı vardı. Laz mahallesi dedim ya aşağıdaki mahalle için, bakmayın öyle dediğime, çoğunluğu Rizeliydi çocukların ve Fenerbahçe taraftarıydılar. İETT evlerinde ise 1 Beşiktaşlı vardı kalan sarı lacivert çubukluya gönlünü vermişti. Nefis günlerdi. 100 kere değil 1000 kere geri dönme şansım olsa her saniyesini hiç değiştirmeden doya doya tekrar yaşardım.

Devamı için…

Gezi Sitesi mi Yapsak?

In Arjantin gezisi, Çalışma İzni Nasıl Alınır?, Belgrad, Belgrad Gece Hayatı, Belgrad Gezisi, Brezilya Gezisi, Buenos Aires Gezisi, Güney Amerika Turu, Gezi, Karadağ Oturma İzni, Karadağ Vatandaşlığı Nasıl Alınır, Mendoza Gezisi, Montenegro, Montevideo Gezisi, Oturma İzni Nasıl Alınır, Rio 2016 Olimpiyat Oyunları, Rio de Janeiro gezisi, Sırbistan Gezisi, Sırbistan'da Yaşam, Uncategorized, Uruguay Gezisi, Vizesiz Seyahat on Mayıs 22, 2017 at 1:30 am

Senelerdir iş, konser, maç, tatil ve keyif için geziyorum. 4 kıtada 63 ülkeye gitmişim. Bunların en az yirmisini layıkıyla gezmişim. Oturup yazmaya kalksam sıkılır bırakırım. En iyisi son 3-4 yılda gezdiğim ülkeleri yazayım. Ve pek tabii yaşadığım ülke Sırbistan’ı, şehrim Belgrad’ı yazarak başlayayım olaya. WP den aldığım ücretli tema duruyor zaten onun için bir domain alayım Reşuk’a da haber vereyim serverda yer açsın.

Brezilya, Arjantin, Uruguay, Belçika, Hollanda, Fransa, İtalya, Karadağ, Bosna Hersek, Makedonya, Bulgaristan, Rusya, Çin gezi yazılarını ekleyebilirsek şimdilik yeterli gibi.

Biraz derleyip toparlayayım, başlarım yakında yazmaya. Ya da başlamam..!

Arşivden fotoğrafları, videoları ve hikayeleri ayıklarken sıkılır, vazgeçerim kesin!

Zaten daha bu yazıyı yazarken vazgeçtim. Ben gezi blogu açmıyorum arkadaş.

Bu işi layıkıyla yapan bloglar var. En güzeli onları takip etmek.

Hani nerede mi?

Al işte:

1- Oitheblog

2- Yoldaolmak

3- Çelebi Alper

4- Rotasız Seyyah

5- Drummerlizard

Not: Sıralama en beğendiğim site sıralamasıyla verilmiştir. Sosyal medya farkıyla (instagram) Oitheblog açık ara birinci.

Aslolan Katilin Siyasetidir!

In Asker, Çocuk cinayetleri, Ölüm, Örgüt, Öğretmen, Devlet, Ermeni, Kadın cinayetleri, Mehmetçik, Teferruat, Zehirlenme, İnsan on Mayıs 9, 2017 at 3:01 am

Sağ-sol tüm siyasetlerin içinde insan olmayan bir asker söylemi vardır! Ölüm şekillerine göre siyaset malzemesi olan teferruattır askerler! Çatışmada ölürse asker önemlidir birileri için. Aynı asker zehirlenerek ölürse yok hükmündedir o birileri için. Karşı kaldırımda da durum farksızdır. Zehirlenince birden önem kazanan asker çatışmada ölünce görünmez olur. Hele ki afedersiniz Ermeniyse o asker ve askerlik yaparken şüpheli şekilde öldüyse çoğunluk görmezken ancak bazı gazetelerde 3.sayfa haberidir.

Öldürülen 7-9-14-17-19 yaşında çocuklar ve gençler için de durum aynıdır! Ölenin kim olduğu değil, katilin kim olduğu önemlidir! Öldürülenler teferruattır!

Katledilen genç kadın öğretmeni öldüren bir örgütse önemlidir o cinayet! Katledilen kadınların katilleri kocaları veya töre cinayeti işleyen aileleriyse önemsizdir o ölümler…

Kısaca insan önemsizdir. Katil önemlidir! Önemli olan katil kimdir ve kimin emriyle, hangi siyasi amaç için basmıştır tetiğe! İnsanlar öldürülür ancak sen tepkini koymak için beklersin… Katil hangi görüştendir? Katil devletin bir memuru mudur? Yoksa katil bir örgütün mensubu mudur? Öğrenirsin ve siyasetine uygun olarak sloganlaşmış hazır kalıp tepkini koyarsın. Aslında sen öldürülen çocuğa, askere, kadına sahip çıkmazsın. Siyasetin vardır ve siyaset sana “ölen teferruattır” diye öğretmiştir.

Mevcut tüm silahlı örgütler ve devletler aslında birer katildir. Ölü seçen bizler ise bu cinayetlerin işlenmesinde suç ortaklarıyız.

Rakel Dink’in dediği gibi “Yaşı kaç olursa olsun; 17 veya 27, katil kim olursa olsun, bir zamanlar bebek olduklarını biliyoruz. Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılmaz”…

Unutmayın; sizin ölüleriniz, bizim ölülerimiz yok! Onlar hepimizin ölüleri…19.06.2017

Balık Hafızalı Halkım Unuttu Sizi! (V)

In 24 Ocak 1993, Uğur Mumcu on Ocak 24, 2017 at 10:14 am

24 Yıl oldu. Pazar sabahı gazete almak için evden çıkmak üzereydim. TRT ekranlarında Ankara’da bombalı saldırı sonucu katledilen Uğur Mumcu haberi geçiyordu. İstanbul yağmurlu, Ankara kar altındaydı. Ülke ise bir kere daha karanlık bulutların gölgesinde. 24 Yıl oldu. Karanlığın cellatları bir kez daha görevlerinin başındaydılar. Ölen, katledilen sadece bir beden değildi. Bu ölüm yüz binlere verilen bir mesajdı. Üç gün beş gün ağlarsınız, 3-5 sene yasını tutarsınız, bunu da unutursunuz diyorlardı. Kimleri unutmadınız ki, Uğur Mumcu’yu da unutursunuz, unutmayanlarınız olursa başka isimleri katleder, eskileri unuttururuz diyorlardı. Kusursuz bir makina gibi işlediler. Katlettiler. Yakalanmadılar. Katlettiler, unutturdular. Balık hafızası ile meşhurdur Türkiye insanı. Unuttu. Katilleri hiç sorgulamadı, katledilenleri ise çok kolay unuttu. Unutmamak, her yıl öldürüldükleri gün tören, yürüyüş, panel yapıp anmak sanıyor bazı insanlarımız. Oysa vurulanların, asılanların, gözaltında kaybedilenlerin, işkence tezgahlarında sır vermeyip son nefesini verenlerin düşünceleri vardı, idealleri vardı, onlar taraftılar. Düşüncelerini unuttunuz, ideallerinin peşinde yürümediniz, taraf olamadınız. Unuttunuz, Balık hafızalı halkımız yine unuttu…

Oysa ne güzel anlatmıştı Uğur Mumcu!

Dağ gibi, kara yağız birer delikanlıydık. Babamız, sırtında yük taşıyarak getirirdi aşımızı, ekmeğimizi. Arabalar şırıl şırıl ışıklarıyla caddelerden geçerken bizler bir mum ışığında bitirdik kitaplarımızı. Kendimiz gibi yaşayan binlerce yoksulun yüreğini yüreğimizde yaşayarak katıldık o büyük kavgaya. Ecelsiz öldürüldük. Dövüldük, vurulduk, asıldık,

Vurulduk ey halkım, unutma bizi!
Yazının devamını oku »

%d blogcu bunu beğendi: