Gürkut Gürsoy

Posts Tagged ‘fenerbahçe’

Mahalle Maçı -3-

In fenerbahçe, Fenerbahçe, Fenerbahçe Halktır, Fenerbahçe Stadı, fenerbahçe taraftarı, Fenerbahçe Tarihi, Fenerbahçelilik, Her sabah özgürlüğe doğar Fenerbahçe, Uncategorized on Mayıs 24, 2017 at 12:18 am

Çok uzatmayalım. Okumayı sevmeyen bir çağın boşa oksijen tüketenleriyiz neticede… Eski Türk filmi çekimi hikayesi gibi olacak yazının sonu! Zira okumayı sevmeyen çağın yazmayı çok sevmeyen vatandaşıyım. Yeşilçam’da bazı filmlerde çekimlere 6-7 makarayla tam gaz girilirmiş. Maddi destek bulunur, bakanlık desteği gelir diye düşünülüp senaryo kamera önünde satır satır akarmış. Dördüncü beşinci makaraya gelinince ve bakanlıktan ya da yapımcıdan maddi destek yerine hava gazı verilince senaryonun kalanı kırpılıp kalan makaraya sığacak hızlı sonuçla film tamamlanırmış. Bizim yazı dizisinin durumu aynen budur

Bizim mahallenin maçı 1990ların başında bitmişti. Bir daha hiç oynayamazsınız diye kabul ettirmişti mevcut düzen bize. Stadlar büyüyor, salonlar yapılıyor, fiyatlar artıyor, markalı ürünler yapılıyor, mağazalarda son derece pahalı fiyatlarla satılıyordu. Yarı yarı tribünler devri kapanmıştı. Deplasman yasakları bile başlamıştı. Gece maçları, ulaşım sorunu derken kombine sitemi, çok pahalı maç biletleri, kalitesizleşmiş spor basını sayesinde bizim futbolumuzu bizden almışlardı. Sadece futbolumuz gitse biraz kabul ederdik ancak çocukluğumuzun Fenerbahçesini çalmışlardı bizden. Bir daha asla geri gelmeyecekmiş gibi uzaklaşmıştı artık sevdamız… İşte tam bu anda hatta işte tam o anda 21 Mayıs 2017 gecesi bizim mahallede sokakta maç oynandı. Alt mahallede, üst mahallede sokakta çocuklar maçlar yaptılar. Kahkahalar attılar, gülücükler saçtılar, yerlere uzandılar, yağmurda ıslandılar, babalarının ağabeylerinin omuzlarında kucaklarında uyuya kalanlar bile vardı aralarında. Sadece bizim kentin değil tüm kentlerin sokaklarına çıkmıştı çocuklar. Işıl ışıl ve hınca hınç kalabalıktı meydanlar. Mahalle maçının ‘Gezi’siydi belki yaşanan ya da mahallenin çocukları devrim yapıyorlardı… Fotoğraflar paylaşılıyordu sosyal medyada. Çocuklar, tertemiz halleriyle, çıkarsızca, su gibi duru çocuklar gülen gözleriyle gece sokaktaydılar ve 1907 yılında FenerBahçesinde doğmuş çubuklu formayı izliyorlardı. Mahallenin çocukları, mahallenin en güzel maçını izliyorlardı. Benim, senin çocukluğun o gece sokaktaydı. Bilinen tek şey Fenerin maçı olduğuydu. Bayrağın üstüne uzanan, gözlerinden mutluluk akan çocukları için mahallenin en unutulmaz maçı oynanıyordu. Artık o çocuklarında bir Fenerbahçelilik hikayesi vardı ve o hikaye benim çocukluğumun ilk mahalle maçının aynısıydı. Lisanslı, barkodlu, telifli hiçbir ürün bu çocukların Fenerbahçelik hikayesinden değerli değildi! Maça girmek için gereken biletin fahiş bedeli o çocukların Fenerbahçelilik hikayesinin yanında beş para etmezdi. O çocuklar o akşam 1990larda bize yasaklanan mahalle maçını oynadılar ve kazandılar. Bizden çaldığınız çocukluğumuzun Fenerbahçesini onlar orada yeniden ayağa kaldırdılar. Fener Bahçesinden denizi aydınlatan tarihi Fener yeniden ışık saçıyordu o çocukların gözlerinden.

Arsamızda yükselen yeni stadyum ve onunla birlikte değerlerimizi ezip geçen endüstriyel yıkım ve yozlaşma inkar edilemez. Halktan gittikçe uzaklaştırılan Fenerbahçemiz bizleri tekrar sokağımıza inmeye ve tarihimize, değerlerimize sahip çıkmaya zorunlu bırakmıştı defalarca. İşte 21 Mayıs akşamı o çocuklar sokağa indiler, bize baktılar ve ‘Neredesiniz ey mahallenin ağabeyleri’ dediler. ‘Sizin elinizden tutup maça götüren büyüklerinizi unuttunuz mu?’ diye sordular.

‘Haydi gelin ve tutun elimizden götürün bizi Fenerin Bahçesine’ diyen o çocuklara el uzatmanın tam zamanı. Fenerbahçe Halktır sözünü yeniden geçerli hale getirmek için ‘Halkın Takımı Halkın Yanında‘ diyen Fenerbahçe tribününün, şimdi toprak sahada o güzel çocuklarla birlikte meşin yuvarlığın peşinde koşma zamanıdır…

Mahalle Maçı -2-

In fenerbahçe, Fenerbahçe, Fenerbahçe Halktır, Fenerbahçe Stadı, fenerbahçe taraftarı, Fenerbahçe Tarihi, Fenerbahçelilik, Genç Fenerbahçeliler, Her sabah özgürlüğe doğar Fenerbahçe, Ultras Fener, Uncategorized on Mayıs 23, 2017 at 10:52 pm

Kısaca mahallenin coğrafi özelliklerini anlattık. Futbol oynayacağınız, dut yiyeceğiniz, bahçelerinden meyve araklayabileceğiniz ve ağaca çıkıp ebeveynleriniz görmeden sigara, bira içeceğiniz mekanları öğrendiniz. Şimdi o arsalarda bir üniversite binası, bir hastane, 6 apartman ve oturup ağlayacağınız bir yeşillik var. O sokaklardaki çocuklar 3 kıtada yaşıyorlar. Her meslek grubunda o çocuklardan birisine denk gelebilirsiniz. 1984 yılında Gayrettepe’nin merkezi sayılacak şimdi hastane olan arazinin karşısına Beşiktaş Belediyesi bir park yaptı. Emniyet müdürlüğünden şimdiki hastaneye çıkan yolun sol tarafında güzel bir basketbol sahası olan park. O park bizim deplasmanımızdı. Futbol oynardık çoğunlukla. Spor Sergi, İnönü, Ali Sami Yen nesliydik biz. Fenerbahçe stadı henüz açılmıştı. Maçtan maça koşardık. Fenerbahçeliydik ancak Sami Yen’de kimin maçı olursa olsun giderdik. Ya açık tribün gişelerine tırmanıp tuvalet camlarının oradaki demirlerin altından süzülürek girerdik içeri ya da 60-70 dakika bekler kapılar açılınca son bölümünü izlerdik maçın. Fenerbahçe maçlarına mutlaka zamanında girerdik. Maçlar öğlen oynandığı için derbi maçlarda sabahın köründe, diğer maçlarda ise sabah 8-9 gibi stadyumda olurduk. Sami Yen’in yanında bulunan kömürlük denen sahaya futbol oynamaya gittiğimiz olurdu bazen. Sami Yen’den Tekel tarafına yürüyüp şimdi banka ya da telekom binası olan arazi boştu. Kapatıldığı 1984 yılına kadar Milo Baylan çikolata fabrikası vardı orada ve o arazi beton sahaların en kralıydı. Çikolata kokuları altında futbol oynanırdı orada. Kemal Sunal filmleri o mahallede çekilirdi bazen. Kısaca mahalle değil Ajax tesislerinin beton, asfalt, toprak versiyonuydu. Ara sıra Fulya tarafına inerdik. Dereyolu denirdi Fulya’ya giden yola. Yol falan değildi. Sanırsın köy yolu. OTİM açılınca araba geçer hale getirilmişti. Oradan Beşiktaş tesislerine giderdik. Bizden daha iyi durumda değildi Beşiktaşlı futbolcular. Toprak sahada antrenman yapıyorlar, çamura toza bulanıyorlar, soğuk duşlarda yıkanıyorlardı. Amatör maçlar olurdu Fulya stadında. Bazen 19 Mayıs provaları da orada yapılırdı. Hatta Galatasaray’ı 3-0’dan 4-3 yendiğimiz o sene 19 Mayıs provaları Fulya Stadı’ndaydı. Esentepe’de şimdi otellerin arasında otopark olan yerde basket sahası vardı. Orası da çok önemliydi. Minyatür kale maçlar ve saçma basketbol aktivitelerimize evsahipliği yaptı uzun zaman. Biz deplase çocuklardık. Çırağan Sarayı bahçesinde o meşhur sahayı görmüş, top oynamış, oradaki havuzun ve boğazın keyfini doyasıya yaşamıştık. Bizim mahalle tüm sokaklarıyla futbola adamıştı kendini. Sonuçta futbol hayatları kısa süren iki futbolcu, bir efsane kötü hakem ve bir spiker çıkardık o kadar. Kalanı hep tribüncü oldu. Sokakta büyüdük desek yalan olmaz. Futbolla büyüdük desek en doğrusu olur. Ayrıca Harbiye’de bulunan Spor Sergi sayesinde basketbola aşık olmuştuk. Yaz başında bugün Kanyon AVM olan yerde Eczacıbaşı’nın eski salonuna ve Gümüşsuyu’na İTÜ Salonuna turnuva izlemeye giderdik. Sezon başlayınca Spor Sergi merkez karargah olurdu. Hafta içi gündüz futbol kupa maçları ve avrupa kupaları için Ali Sami Yen’e ve İnönü’ye yerleşirdik. Fenerbahçe stadı ile Anadolu yakasını keşfettik. Eski Burhan Felek Salonu’na basket ve voleybol maçına götürmüştü büyüklerimiz ancak kendimiz bulamazdık yerini o seneler. Zaten Fenerbahçe voleybolda yoktu. Fenerbahçe yoksa önemi yoktu filenin üstünden top atılan o oyunun. Dereağzı tesislerinin yeri başkaydı. Anadolu yakasında bildiğimiz en iyi kara parçasıydı orası. Mecidiyeköy Tekelin önünde bulunan duraktan sahilden giden Bostancı otobüsüne biner ve Dereağzı’na ulaşırdık. Fenerbahçe antrenmanı izlemek faaliyetlerin en güzeliydi. Lunaparkta masa tenisi oynar, antrenmanı izler, hafta başı sopa hafta sonu baklava etkinliklerini severek takip ederdik.

Neden yazıyorum bunları? Biz futbola ve Fenerbahçe’ye aşık olduğumuzda nasıl bir dünyada yaşıyorduk bilin istedim. Uykudan öncenin renkli yayınlandığı tek kanallı televizyonu, zili çalınca iki sokak öteden duyulan çevirmeli telefonu olan kötü havalarda merdiven boşluklarında gizli hedef, king, ohel, 3-5-8 oynanan apartmanlarda büyüdük. Bakkalın önünde toplanılıp sabahlara kadar oturulan duvarlarıyla,  gece sadece sesi duyulan ancak kendisi çoğunlukla gözükmeden geçen bozacısıyla, asayiş berkemal diye mi yoksa gece korkudan mı üflediği belli olmayan düdüğüyle süper bekçisi olan sokaklarda büyüdük. Fırına ekmek almaya diye çıkıp Eskişehir deplasmanına giden, karşı apartmanda arkadaşta kalacağım diyerek Ankara treni ile maça giden çocuklardık. Fenerbahçe’nin 1907 tarihinde kurulduğunu bilen ve ötesiyle çok ilgilenmeyen, karşılıksız ölesiye seven çocuklardık. Çocuktuk. Çok şanslıydık. Türkiye futbolunun ve basketbolunun kalbinde yaşıyorduk. Yürüme mesafesi denilebilecek yakınlıkta iki stadyum, 3-4 durak ötede basketbol salonu ile biz 1980-1990 arası Türk Spor Tarihinin en yakın şahitleriydik. Çok mutluyduk çok… Evden aldığımız harçlıka maça gidebilirdik. Maç bileti ucuzdu. Askere bedavaydı. Sadece 3-5 yaşındakiler değil neredeyse boyu uzamamış tüm çocuklar babalarının, abilerinin kolunda, omuzunda girerdi stada salona. Şimdi bir maça gitmek ateş pahası. Formasıydı, montuydu inanılmaz yük. Bizim zamanımızda anneler nineler örerdi atkıyı bereyi. Bayrağımızı terzilikten anlayan akrabaya yaptırırdık. Futbol hakikaten mutluluğumuzdu. TV yayını olmadığı için sokakta radyo başında 7den70e tüm mahallenin takip ettiği Bordeaux maçının verdiği mutluluğu verecek modern stad, salon, 4K yayın yoktu. Ve asla olmayacak!

Sonra büyüdük. Futbol hatta tüm spor endüstriyelleşti. Çocukluğumuzun futbolunu, basketbolunu, kulübünü çaldılar bizden. Arsamıza binalar diktiler, Parklarımızı küçültüp iki salıncak üç banka mahkum ettiler. Radyomuz gitti, televizyonlar ücretli oldu, gazeteler kalitesizleşti. Çaldılar bizi biz yapan ne varsa. Yani biz büyüdük ve kirlendi dünya…

Devamı için…

Mahalle maçı -1-

In fenerbahçe, Fenerbahçe, Fenerbahçe Halktır, Fenerbahçe Stadı, fenerbahçe taraftarı, Fenerbahçe Tarihi, Fenerbahçelilik, Genç Fenerbahçeliler, Her sabah özgürlüğe doğar Fenerbahçe, Uncategorized on Mayıs 23, 2017 at 2:40 pm

Darbeye rağmen çocukluğumuzun en güzel günleriydi aslında 80ler! Çocuktuk ve siyasetten çok uzaktık. Babalarımız, amcalarımız, dayılarımız, abilerimiz, ablalarımız için çok zor günlerdi ancak biz çocuktuk ve zor yanı fazla anlaşılmıyordu hayatın…

Darbe ve sonrasında yaşananlar bizim özel meselemiz o yüzden bu yazının girişinde yer bulsa bile gelişme sonuçta yeri olmayacak. Biz çocuktuk ve top peşinde koşuyor, ağaçtan düşüyor, yoğurtun içine taş koyup mahalle maçında aşağıdaki mahallenin seyircisine fırlatıyorduk. Fırlatıyorduk derken bizim takımı destekleyen mahallenin tribünü fırlatıyordu. Ben sahadaydım. Fırtına gibiydim. Toplu topsuz sahanın en dikkat çeken oyuncusuydum (abartmıyorum lan gerçek bu). Kale farkı gözetmeden gollerimi atar ve gür sesimle sürekli konuşup her durumda takımın kalanını azarlardım. Gayrettepe’de oturuyorduk. Apartmanlarımızın önünde oldukça büyük bir arsa vardı. 30-40 kadar at kestanesi veren ağaç, dut ağaçları, 2 ceviz ağacı, 7-8 büyük çam ve büyük bir ıhlamur ağacı vardı arsada. Ağaçların 90%si aynı bölüme toplandığından arsanın kalanı toprak saha haline gelmişti. Hafif yokuştu sahamız ancak nefisti. Pal Sokağı çocukları görse bizim arsayı inanın o kitabın ikinci cildi yazılırdı orada. İlginç bir mahalleydi. Aynı bankada çalışan 25-30 ailenin çocukları ve onlara dahil olmuş 8-10 ailenin çocukları ile mükemmel bir çocukluk romanıydık. 60-70 arası doğumlu abilerimiz, ablalarımız vardı. 70-76 arası nesilden oldukça sağlam bir kadro ile biz ve takip eden doğum tarihlerinden kardeşlerimiz. Dizi yapsan 5 sezona sığmaz, filmini çeksen süre yetmez öyle bir mahalle. Hemen aşağımızda ise ebedi rakibimiz ezeli dostumuz laz mahallesi yer alıyordu. Ali Sami Yen stadına doğru ise genelde bahçelerindeki meyve ağaçlarından faydalandığımız İETT evlerinin sayıca az ancak adamlıkta kral çocukları yaşardı. Bugün Gayrettepe Florence Nightingale hastahanesinin olduğu arsa o zaman hakikaten dutluktu. Kırmızı dutun en güzeli orada bulunurdu. Şimdi hastane olan o arsayla bizim apartmanların arasında kalan bir toprak saha daha vardı. Beşiktaş’ın efsane kadrosundan Ulvi ve Kadir ağabeyler, Haluk, Fikret burada bizlerle futbol oynardı. Bizler dediysek çokça ağabeylerimiz 65-70 lilerle ara sıra bizlerle. Olsun hepsi biz sayılırız sonuçta. 83 yılıydı galiba bizim arsanın tam ortasından yol geçirmeye karar verdi belediye. Önce çok kızdık fakat iş bitince gördük ki aslında yol değil resmen bize asfalt saha yapmışlar. Korkudan kimse araba park edemiyor, demirden yapılmış küçük kaleleri yolun iki tarafına dizdiğimizden arabalar geçmiyor ve biz 7-24 futbol maçı yapıyorduk. Kazara bir araba parketse maçın ilk şutları kaportaya ve aynalara atılıyor aracın sahibi donla koşup kaldırıyordu takasını. Turnuvalarımız efsaneydi. 5-6 mahalleden takım katılırdı. Bizim mahalle 2 takım çıkarırdı. Final maçını apartmanların balkonlarında çay eşliğinde izleyen ailelerimiz ve sahamızın etrafındaki arsadan takip eden onlarca mahalleli ile biz Gayrettepe’nin futbol merkeziydik. Defne apartmanının karşısında Çiçek apartmanı tarafındaki ıhlamur ağacının yüksek dallarına abilerimiz tarafından tahta ev yapılmıştı. Kulüp lokali sayılabilirdi orası. Antrenman sahamız bile vardı; bizim apartmanın önündeki Y şeklinde dizayn edilmiş yollu garip otopark. Dokuz taş, kuka, japon kale ve hafiften maçlar için çok amaçlı tesis gibiydi orası. Hemen dibindeki toprak bölüm ise kış aylarında kar altında kaldığında nefis bir kar futbolu sahasına dönüşen organik harikaydı. Mahalleli futbol oynardı. Kızları bile futbol oynardı o mahallenin. Basket oynamaya saran iki abimiz ve mahalle takımımızın kalecisini saymazsak biz futbol mahallesi idik. Unutmadan yazalım; bu mahalle Fenerbahçe’nin kalesiydi. Babasıyla Beşiktaş’a pazara gidip dönerken Beşiktaşlı olan bir arkadaşımız ve her ne sebeple Trabzon’a döndüğünü şimdi hatırlamadığım bir arkadaşımız dışında mahalle çok büyük çoğunlukla Fenerbahçe taraftarıydı. 3-5 Galatasaraylı ve hatırladığım 3 Beşiktaşlı vardı. Laz mahallesi dedim ya aşağıdaki mahalle için, bakmayın öyle dediğime, çoğunluğu Rizeliydi çocukların ve Fenerbahçe taraftarıydılar. İETT evlerinde ise 1 Beşiktaşlı vardı kalan sarı lacivert çubukluya gönlünü vermişti. Nefis günlerdi. 100 kere değil 1000 kere geri dönme şansım olsa her saniyesini hiç değiştirmeden doya doya tekrar yaşardım.

Devamı için…

Kardeşimsin Loran

In digiturk, Fatih Terim, Fenerbahçe, Galatasaray, Hasan Şaş, Lig TV, Loran Vayloyan on Nisan 25, 2012 at 11:55 am

İçi boş linç kültürü iş başında. Kardeşimiz Loran Vayloyan’ın işten atılması için uğraşmaları bir yana açık açık tehdit ediyorlar. Bu ülkenin adalet sağlayıcı kurumlarından bir şey beklediğimiz yok. Emniyet desen zaten kendisinden olmayana emniyetsiz. Ancak bu ülkede basın yayın kuruluşları var. Bu ülkede demokratik kitle örgütleri var. Bu ülkede demokratlığına inandığımız insan hakları savunucuları var. İşte bunlar da susup durumu önemsemiyorlar ise iş işten geçtikten sonra “Kardeşimsin Loran” demenin lüzumu yok.

Ben Loran’ı çok uzun yıllardır tanıyorum. Bu yüzden KARDEŞİMSİN LORAN diyorum. Ben Loran’ın kılına zarar gelmesi durumunda hesabını sormaktan çekinmeyecek çok kardeşinden birisiyim. Biliyoruz Loran bizden böyle bir karşı atak beklemez. Zaten aklı selim insanlar bu noktaya gelmez. İki günlük süreçin geldiği nokta; birileri Loran’ı ve Loran üzerinden bizleri tehdit ediyor. Ve tüm bu olan bitenlere tepkisizlik zirve yapmış durumda. O halde ben kendi adıma şunu rahatlıkla yazabilirim:

FT ve HŞ ikilisi dahil olmak üzere kahpelikte sınır tanımaz Fener düşmanı tüm kişi ve camialara; kaş yarası bantla kapanır, götünüzdeki yara asla kapanmaz. Sabrımızı çok sınamayın bardak taşmak üzere.

Bunun Adı Ezeli Rekabet (Nisan 2012)

In Aroma Bayanlar Ligi, Aroma Erkekler Voleybol Ligi, Arslan Ekşi, Aykut Kocaman, çanakkale destanı, Cappie Pondexter, Eda Erdem, Emre Batur, Euroleague Women, ezeli rekabet, fenerbahçe, Fenerbahçe, Fenerbahçe Universal, FIBA Euroleague Final Eight, Galatasaray, Galatasaray Medical Park, Galatasaray Yurtiçi Kargo, Ivan Miljković, Kemal Kayhan, Lioubov Sokolova, Miroslav Stoch, naz aydemir, Reto Ziegler, TFF, TKBL, Volkan Demirel on Nisan 23, 2012 at 10:38 am

Önce FIBA Euroleague Kadınlar Final 8 inde karşılaşıyorsun ezeli rakibinle ve kazanıyorsun.

Gidiyorsun Ankara’da Aroma Bayanlar Voleybol Ligi Çeyrek Finali‘nde karşılaşıyorsun ezeli rakibinle, yenip eliyorsun.

Eskişehir’de Teledünya Voleybol Erkekler Türkiye Kupası‘nda final oynuyorsun ezeli rakibinle ve kupayı kazanıyorsun.

Sonra TKBL Final serisinde karşılaşıyorsun ezeli rakibinle ve yenip Şampiyon oluyorsun.

Çanakkale’de Aroma Erkekler Voleybol Ligi Play-Off Yarı Finali oynuyorsun ezeli rakibinle ve yenip Finale çıkıyorsun.

Pazar günü geliyor gidiyorsun TT Arena’ya Süper Lig Süper Final için sahaya çıkıyorsun ve kazanıp dönüyorsun.

İşte buna ezeli rekabet ve rakibine de ezeli rakip deniyor.

Fenerbahçe Grundig

Bunca maçtan sonra şu pankart cuk diye oturmuyor mu?

Volkan Patlar

Fenerbahçe Kurucusu Ziya (Nurizade) Songülen’in hayatından kesitler.

In 1907, Fenerbahçe Tarihi, ziya nurizade songülen on Ocak 12, 2011 at 12:50 pm
Bu yazı FBSK Kurucusu Ziya Nurizade Songülen’in hayatından kesitleri içerir. Tüm anlatım torunu “Nazan Songülen Karakaş” tarafından 04.04.2008 tarihinde yapılmış ve aynen yayınlanmıştır. Bu vesile ile kurucularımız Necip Bey ve Ayetullah Bey ile ilk başkanımız ve kurucumuz Ziya Songülen Bey’in aziz hatıraları önünde bir kez daha saygıyla eğliyoruz. Mekanları cennet olsun. Bizlere bıraktıkları dünyanın en büyük sevdası için sonsuz teşekkürlerimizle…
ZİYA NURİZADE SONGÜLEN
Anne Tarafı:
-Halil Rıfat Paşa (Damat/Kaptan Paşa) ile Padişah II. Mahmut’un kızı
Saliha Sultan evleniyorlar.
-İki çocukları oluyor. Ayşe Sıdıkka ve Mahmut Celalettin Paşa
-Ayşe Sıdıkka ile Şuray-ı Devlet Başkanlığı, İstanbul Şehreminisi,
Adliye Nazırlığı ve Hariciye Nazırlığı vazifelerinde bulunan
SERVER PAŞA (1821-1886) evleniyor.
-Üç çocukları oluyor: Ayşe – Azize – Fatma

Baba Tarafı:
-Londra Sefiri Nuri Bey’in oğlu Şuray-ı Devlet Başkanlığı, Urfa Valiliği, Edirne Valiliği, Hariciye Nazırlığı vazifelerinde bulunan ASIM
PAŞA ile Abdullah Efendinin (Kafkas) kızı Fatma Bergis evleniyorlar.
-Üç çocukları oluyor: Pakize – Fitnat – Suad

Ziya Nurizade Songülen Doğuyor:

-Suad Bey ile Azize Hanım evleniyorlar.

-Üç çocukları oluyor: Fahire – Ziya – Mahmut

Ailenin Devamı:

-Ziya Bey (Ziya Nurizade Songülen) Alman asıllı Erna Valentine
Meyer ile evleniyor.
Üç çocukları oluyor: Azize – Güzel – A.Server

– 2 –

Ziya Bey 1886 yılında İstanbul’da dünyaya geliyor. Köklü bir Osmanlı ailesinin üyesi. Aile ileri görüşlü, modern ve eğitimli. Halil Rıfat Paşa’dan başlayarak, Server Paşa, Asım Paşa ve babası Suad Bey; sadrazamlık, Kaptan Paşalık, Valilik, Şuray-ı Devlet Başkanlığı, Şehreminilik, Adliye Nazırlığı, Hariciye Nazırlığı, Büyükelçilik gibi devlet vazifelerinde bulunuyorlar. Ağırlık Hariciye Nazırlığı ve devleti yurt dışında temsil etme görevlerinde.
Suad Bey ve Azize Hanım kendi aile büyüklerinden gördükleri gelenekle, oğulları Ziya’nın çok iyi eğitim almasını sağlıyorlar. Okul çağına kadar hem Osmanlı terbiyesi alan, hem de İngiliz mürebbiyelerle yetişip Avrupai terbiye alan Ziya Bey, St.Joseph Fransız Lisesinde eğitimine devam ediyor. Burayı bitirdikten sonra yüksek tahsil için İngiltere’ye gidiyor.
İstanbul’a dönüşünde; İngilizce ve Fransızcaya hâkim olması, saraya yakın köklü bir Osmanlı Ailesinden olması, ailenin yurt içi ve dışında geniş diplomatik ve dost çevresine sahip olması ve iyi eğitimi nedeni ile Düyun-u Umumiye de vazife alıyor.

Ziya Bey açık renk saçlı, mavi gözlü, oldukça uzun boyu (1.95-2.00) ve iri yapısı dolayısıyla, arkadaşları arasında “Fil Ziya” diye anılıyor. (Muhtemelen St. Joseph’de takılan bir lakap)

Dostları arasında sevilen, iyi yetişmiş, mali olanakları oldukça iyi bir genç olan Ziya, İngiltere’de gelişmiş olan spor sevgisini, arkadaşları
Ayetullah Bey ve Necip Bey ile futbol takımı kurarak pekiştirmek istiyor. Bu işe giriştiklerinde: Ziya Bey: 21 Ayetullah Bey:19 Necip Bey: 16-17 yaşındalar.

– 3 –
Kulübün kurulduğu yıllar, hafiye takiplerinin yapıldığı, sürgün ve hapse atılma tehlikesinin olduğu seneler. Üç arkadaş her türlü zorluğu ve tehlikeyi göze alarak takımı kuruyorlar. (NOT: Ziya Bey’in anneannesinin kardeşinin Mahmut Celalettin Paşa ve onun oğlunun Prens Sabahattin olduğu düşünülürse, bu takımın kuruluşundaki ekstra zorluklar anlaşılabilir. Ailenin bu kanadı 1924 yılında, Osmanlı Hanedanının diğer üyeleriyle birlikte sınır dışı edilmiştir.)

Kuruluş sırasında tüm ihtiyaçları Ziya Bey şahsen karşılıyor. Formalar, ayakkabılar, top ve gereken her şey Ziya Bey tarafından İngiltere’de yaptırılıp getirtiliyor. Rahat antrenman yapılabilinmesi için, Papazın Çayırı denen yer yine Ziya Bey tarafından kiralanıyor. (NOT: Bu yer şimdiki Ş.Saraçoğlu Stadının olduğu yer… Satın mı alınıyor, kiralanıyor mu emin degilim? Evde büyükler bu olayı anlatırken 20 veya 200 Reşat Altını gibi bir rakamdan bahsederlerdi. Bu konuşmalardan 2 ve 0’lı bir sayı olduğunu hatırlıyorum, ama tek sıfır mı, iki sıfır mı anımsayamıyorum).

Ziya Bey, ilk sene takımda aktif olarak futbol oynuyor. Aynı zamanda kulübün ilk Genel Başkanlığı görevini de yapıyor. Bir sene bu görevde kalıyor. Arkadaşlar arasında bir anlaşmazlık çıkıyor, Ziya Bey’i darıltıyorlar ve Ziya Bey kulüpten ayrılıyor.
Bütün bunlar yaşanırken, ülkenin siyasi durumu iyice karışıyor. Daha evvelce saymış olduğum özellikler Mustafa Kemal’inde dikkatini çekiyor ve Ziya Bey’i bir görevle Avrupa’ya yolluyor. Ailece bilinen ve yazılı olmayan gerçek, para işlerinin içinde olan Ziya Bey’in silah ve cephane alımı için Mustafa Kemal’e finansman sağladığıdır.
Vazifeli olarak gittiği Avrupada( NOT:1918 veya 1919, muhtemelen 1918) gittiği yurt dışı seyahatinde (NOT: Benim İngiltere diye bildiğim, annemin Viyana diye ısrar ettiği ve bir türlü uzlaşamadığımız seyahat…) Erna Valentin Meyer isimli Alman bir genç kızla tanışıyor. Erna Alman bir bankerin kızı, iyi yetişmiş, eğitimli, konservatuar mezunu, çok güzel bir kadın. Piyano çalıyor ve resim yapıyor. Akıcı İngilizce ve Fransızca konuşuyor ve yazıyor. Birbirlerine âşık oluyorlar ve evleniyorlar.
Türkiye’ye dönüşlerinde, Mustafa Kemal görev verdiği için İstanbul’da oturamıyorlar ve Ankara’ya gidiyorlar. O zamanın şartlarında Ankara’ya gidiş epey yorucu oluyor. Atatürk oradaki evlerinde çifti ziyarete geldiğinde, kendisine servis yapılırken kullanılan, yeşil, altın yaldızlı Limoge takımı çok beğeniyor. Ziya ve Erna çifti de jest yaparak bu çay takımını kendisine hediye ediyorlar. Bu takım uzun yıllar Çankaya Müzesinde sergileniyor. Şimdi kim bilir nerededir? (NOT: Bu takımın geri kalan kısmı, Kandillideki köşk 1972 senesinde yanana kadar, kullanıldı)
Ankara’da Ziya Bey ile Mustafa Kemal’in ortak yaptığı çalışmalar var. (NOT: Hangi konuda olduğunu bilmiyorum, muhtemelen mali konular ve Düyun-u Umumiye işleriyle ilgili.)
-4-
Ankara sonrası yaşam İstanbul’da, Boğaziçi’nin Anadolu yakasında Kandillideki Server Paşa Köşkünde sürüyor.
Çiftin 3 çocukları oluyor: Azize – Güzel – A.ServerZiya Bey Türkiye’deki ilk seyahat acentesi NATTA’ nında kurucusudur. Bu acente 1925 yılında Pera Palasın altında kuruluyor. İkinci ofis GS Lisesi karşısında Tokatlıyan Oteli yanında açılıyor. 1934 de Karaköy’de bir şube daha açılıyor. (NOT: Yeri galiba şimdiki Ziraat Bankasının olduğu yer?) 1934/35 de Ziya Bey sağlığı bozulduğu için ayrılıyor. (NOT: Natta acentesinde, şirketi sonraki dönemlerde çok zor durumlara düşürecek olan bir Ziya daha var. Kendisine “Küçük Ziya” deniyor. Bu şahısla karıştırılmaması rica olunur)

– 5 –

İstanbul’a ilk yolcu motorlarını getiren ve bunların çalıştırılması için Laz Hayri Kaptan’a parasal yardım ve müşteri sağlayarak destek çıkan yine Ziya Bey. (NOT: Laz Hayri Kaptan ve ailesi çok vefakâr çıkmışlar, bu yardımı her zaman minnetle anmışlardır. 1936 da Ziya Beyin ölümünde ve 1969 da eşinin vefatında tüm motorlarını seferber ederek, cenazelere denizden filo olarak katılmışlardır.)

Kurtuluş Savaşı sırasında, 1921 Şubat ayında TBMM Hükümeti Bekir Sami Bey Heyeti ile Londra’ya giden Ziya Bey, Lozan konferansına da katılmıştır. (NOT: Bu tarihler, Ziya Bey’in Ankara’da Atatürk ile ortak çalışma yaptığı tarihler. Lozan’a katılıp katılmadığını bilmiyorum, ama tarih ve zamana bakılırsa ve de babası Suat Bey son Osmanlı hariciyecilerinden olduğu göz önüne alınırsa, olası gibi duruyor.)

Bir Osmanlı olarak doğmuş, Atatürk’le dostluk etmiş, Cumhuriyetin kuruluşuna destek vermiş ve kuruluşuna şahit olmuştur. O devirde bu işlere vermiş olduğu desteği maalesef belgeleyemiyoruz. Bu tür konularla ilgili olabilecek evraklar, Atatürk ile olan yazışmalar, Ziya Bey’in ölümüyle ekonomik krize giren ailenin elinden, çocuklarının eğitiminin devlet tarafından sağlanacağı gerekçesiyle, Celal Bayar Hükümeti tarafından alınmış ve bir daha geri verilmemiştir. (NOT: Verilen eğitim sözü de tutulmamıştır.)Ziya Bey felç geçirince, bir sene kadar İstanbul Alman Hastanesinde yatıyor. Yapılabilecek hiç bir şey kalmayınca, Kandillideki, kendi zevkine göre bir İngiliz mimara yaptırdığı, Server Paşa Köşküne, çıkıyor. 1936 yılının Ağustos ayında vefat ediyor ve Bebek Aşiyan tepesindeki geniş bir alana yan yana yapılmış mermerden 2 ev şeklindeki, kapak açılarak merdivenle kabirlerin olduğu bölüme inilen, aile mezarına gömülüyor.

Yıllar sonra torunları olduğu bir dönemde, Erna kabristanı ziyaret ettiğinde, mezarların yerinde olmadığını görüp, ciddi bir kriz geçiriyor. Ailenin itirazlarıyla, izinsiz olarak, sahiplerine haber
Verilmeden yıkılan mezarlar için, devlet tarafından yine Aşiyan’da çok daha ufak bir yer gösteriliyor ve Ziya Songülen’in mezarı buraya, şimdiki yerine, naklediliyor.

Ziya Songülen’in babası Suat Bey oğlundan sonra vefat ediyor. Suad Bey’in son yıllarını geçirmiş olduğu Heybeliada daki köşk, ölümünden sonra İnönü Ailesine satılıyor.

Erna, çok sevgili Ziyasının yanına gömülebilmek için, kocasının vefatından sonra din ve vatandaşlık değiştiriyor, Esma adını alıyor. Çok eski ve köklü bir Osmanlı Ailesine gelin gelmesine rağmen, kimsenin kendisinden böyle bir talepte bulunmamış olması, hiçbir baskı görmemiş olması, o devirde bile ailenin açık fikirliliğini ve çağdaşlığını gösteriyor.

Nurizade diye bilinen Ziya Bey, soyadı kanunu çıktığında, herkesin “Zade” li soyadları almasına tepki olarak “SONGÜLEN” soyadını seçmiştir.

FB Kurucusu Ziya Nurizade Songülen’in hayatından kesitler.
Torunu: Nazan Songülen Karakaş
04.04.2008

©BU YAZININ HER HAKKI SAKLIDIR.
KAYNAK BELİRTİLSE BİLE BLOG SAHİBİNDEN İZİNSİZ ALINTI YAPILAMAZ.
Yazıyı ilk olarak 27.12.2009 tarihinde koskorcuk.blogspot.com da yayınladık.
Bir kez daha yayınlıyoruz.
%d blogcu bunu beğendi: